Taa Uzak Yollardan Kalktım Geldim..

IMG_9480

Sana şimdi her seferinde farklı duygular hissettireceğini düşündüğüm bir anı bırakmak istiyorum buraya. Belki okuduğunda, Vay arkadaş annem de nasıl kafalar yaşıyormuş o dönem, diyebilirsin. Haklısın da hayatın her periyodunda farklı kafalar yaşıyoruz elbette. Ne diyecektim unuttum.
Balkon kapısını tıklattın o esnada, Barbie’nin tacını çıkaramıyorum yardım eder misin? dedin. ‘’Ee yakışıyordu aslında!” dedim, tamam blöf yaptım. Belki o taç kafasına yapıştırılmış bir aksesuardır ve çıkarılamadığını söylersem üzülebilirsin diye ilk hamlem tacı sevdirmekti sanırım. Hayır çıkabiliyooooor! dedin gözlerin yine suratını kapladı heyecandan. Oyuna döndün şimdi bakalım kaç dakika sonra yeniden tıklatacaksın kapımı. Ne diyordum evet her dönem farklı kafalar yaşıyoruz. Gençlikte hayal kurma konusunda son derece cesuruz ve her birinin gerçekleşeceğinden fazlasıyla eminiz. Eğer etrafımızda sürekli gerçekleri gözümüze sokmaya çabalayanlar yoksa muazzam, tek tek denenebilir hale geliyorlar. Bir zaman sonra yapmayı planladığımız her şey ete kemiğe bürünüyor. Hayaller, istekler ve o koşullarda olması gerekenler kümeleniyor. Bazı dururumlarda kırılıyorlar başlarda biraz inciniyoruz, hayal kırıklıklarımızdan kaçmaya çabalıyoruz. Kaçtıkça gerçekliğin kollarına sığınıyoruz. Güvenli geliyor başlarda sonra sıkılıyoruz. İlerleyen zamanlarda gerçekle hayal dünyası arasında sıkı gel gitler yaşıyoruz. Eninde sonunda kurduğumuz hayaller, cebimizde taşıdığımız umutlar kar kalıyor yanımıza.
/Dilerim kurduğun hayallerden pofuduk yastıklar yapar, başını koyduğunda bulutların üzerindeymişcesine seyreylersin alemi. Kendini dışarıdan izlemek her insana nasip olmaz. Ancak hayal kurabilenler başarabilirler bunu./

IMG_0297

 

Geçtiğimiz ay uzun süredir geri saydığın yeni yaşına girdin. Doğumgününü okulda arkadaşlarınla kutlayabilmen için erken tarihte organizasyon yaptık. Haziran sonu doğan çocukların kaderi bu! Okulda arkadaşlarla kutlamak için gününden önce partilemek mecburi.
Biraz kafan karıştı tabii. Yaşını soranlara ‘’şu an 5 yaşındayım, haftaya yeniden kutlayacağız 5,5 olacağım’’ dedin bir süre.  Zamanla 5’e ikna oldun. Bu yeni yaş dialoglarından en unutamadığım, 4. yaşını kutladıktan sonra kurduğun şu cümleydi; ‘Anne 4’ü çok hayal etmiştim ama 3 yaşındaki beni özledim.’
Büyürken ardında öyle güzel hikayeler bırakıyorsun ki bunları yazmak hiç unutmamak istiyorum.

 

IMG_1107

 

Şu sıralar bilgisayar oyunlarına çok meraklısın. Tek başına oynamaktan hoşlanmıyorsun ve izleyici istiyorsun yanında. Açık konuşmak gerekirse seni izlemeye bayılıyorum. İzlerken şaşkınlıkla biraz övgü dolu sözler söylüyorum ama ‘’harikasın, muhteşem!’’ dışındakilere pek yüz vermiyorsun. Bizim zamanımızda Süper Mario diye bir oyun vardı onun çok benzeri bir oyun oynuyorsun, kaç defa denedim o sürat ve atikliği beceremiyorum senin gibi. Doğrusu bu beni hayrete düşürüyor. Çocukluğumun en arzu ettiğim nesnesi Game Boy’un günümüze uyarlanmış hali neyse sana onu almak ve oynarken izlemek istiyorum. Dayın bu konularda çok iyiydi. Hani şu an cebimize sığan bilgisayarlar var ya o zamanlar bir çalışma masasına ancak sığıyordu. İşte o tarihlerde kendisi toplama parçalardan bilgisayar yapıyordu. Yaşı kaçtı net hatırlamıyorum belki 12. Bu Game Boy işinde ona danışabiliriz.
Ben okuma yazmayı öğrendikten sonra derslere ilgimi yoğunlaştıramadım hiçbir zaman. Aklım, tam olarak hatırlayamıyorum ama hep başka yerlerdeydi. Ders kitapları okumaktan hoşlanmıyordum ama yetişkin kütüphanelerini karıştırıp gözüme kestirdiğim kitabı, fark edilmeyeceğim bir köşeye sığınıp saatlerce okumaya bayılıyordum.
Tabii bazen doğru kitabı seçemiyordum ama inan bu hiç sorun olmuyordu. Babamın kitaplığından aldığım bir Aziz Nesin kitabını son derece keyif alarak okumuş, kitapta bahsi geçen pamuk şekercilere, simit satıcılarına ve bahsi geçen karakterlere kendimce hoş anlamlar yüklemiştim. Yetişkin halimle yeniden okuduğumda pamuk şekercinin ve simitçinin sivil polis olduğu gerçeğiyle yüzleşmiş, burulmuştum. Neyse bu yazı üzüntü yazısı olmayacak konuya döneyim. Okuma merakım hız kesmeden devam etti. Şimdi oyun oynadığın yeri sarıp sarmalayan kütüphanemiz yıllar içinde böyle oluştu. Geçenlerde arkadaşımın annesi bir kütüphaneye bir bana bakıp, ‘’Bütün bunları sen mi okudun?’’ diye sordu. Evet, dedim. ‘’Belli!” dedi. Öyle bir belliydi ki bu kafayı kırmakla eş değer. Komik ve kinayeli. Bunu söyleyen kişiyle aynı frekanstayız aslında o da zaman mekan ayırmaksızın okuyor. ‘’Amaaaan siz gençsiniz takmayın kafanıza otu…vs yi’’ teyzesi kendisi. Bu teyzeler güzeldir. Senin de büyürken etrafında çokça olacaklar. Çünkü çevremde, senin için şu an sadece /onun annesi, şunun babası/ olarak var olsalarda büyürken göreceksin, her canın yandığında şefkatle sarılacağın ‘’aman takma bunları kafana’’ teyzeleri olacaklar. Çünkü her biri okuyan, gezen, hayal kuran ve hepsinden öte ‘’sevgiyle beslenen’’ teyzeler.
Bak işte görüyorsun konunun hatta herhangi bir konunun -okumaktan- teyzelere gelmesi kaçınılmaz. Benim çocukluğumda teyzeler genelde parmak sallarlardı. Çoğu ezberlemiş gibi hep bir ağızdan şöyle söylüyordu; ‘’Şşt sus bakayım, büyüklerin işine karışılmaz!’’ O zamanlar yutuyorduk bunları da şimdi külahıma anlatsınlar. Bir çocuğun işe karışmasıyla nasıl başkalaşıyor, yumuşuyor her şey…

 

IMG_9459

 

Ben arkadaşlarımla sohbet ederken onların yanına kıvrılıp lafın ortasına ‘’benimle oynar mısın?’’ diye dalıyorsun. Oynamaya pek halleri yok aslında. Her birinin farklı yaşam telaşı var. Konuşmak sohbet etmek için ayırdıkları zaman bile programlı. Kırmak istemiyorlar seni ‘’tabii oynayalım!’’ diyorlar. Şimdilerde farkedilir ölçüde gelişti mantığın, kendinden örnek verdiğimde empati yapabiliyorsun. Ya da böylesi işine geliyor. Arkadaşlarınla oynarken sık sık yanınıza gelip ‘’benimle oynar mısınız?’’ diye oyununuzu bölmediğimden bahsediyorum. Bundan ilk bahsettiğimde ”oyununuzun bölünmesi” fikrinden hoşlanmamıştın. Neticede sen de işine geldiği gibi davranıyorsun ve bu çocukluğun en kıymetli hazinesi.

 

IMG_1346

 

Barbie’lerle oynama fikri büyüdükçe şekil değiştiriyor. Misal, çok değil bir kaç ay öncesinde Barbie bebekleriyle oyun kuran ergenler aradan geçen kısa zamana rağmen sanki hiç oynamamışlar gibi burun kıvırıyorlar. Kendilerince artık daha önemli işlerle meşguller. Ben de öyleydim. Evcilikten paten kaymaya sonra sadece bisiklete binmeye ve zirvede kaldırımda kalabalık gruplar halinde çekirdek çitleyen ergenlere ne ara dönmüştüm hiç hatırlamıyorum. O süre çok hızlı geçiyor. Barbie’lerle oynayan, prensesler gibi giyinen kendini masal kahramanı zanneden kızları çok seri dışlıyorduk. Düşünsene artık Yonca Evcimik (Google’a bi bak derim) dinleyip dans eden kızlar değil Metalika dinleyen asi kızlardık. (Evet ben de biliyorum çift l ve tek c ile yazılıyor! ama o zaman öyle değildi işte..)
Bu anti prensescilik ergenlikte başlıyor bir kız çocuğun olana dek devam ediyormuş bunu öğrendim sayende. Sana cool kıyafetler alıyordum. Mütemadiyen rengarenk ama prensescilikle uzaktan alakası yok. Hatta genelde erkek reyonundan sıra dışı parçalar seçiyordum. Fakat çok yakışıyordu sana. Abartmıyorum ne giysen güzel görünüyordu üzerinde. Belki de gözlerinden taşan ışık değiştiriyordu her şeyi. 3 yaşına kadar kendi seçtiğim parçaları giydirdim. Bebeklik fotoğraflarına baktığında farkedeceksin. Bir gün geldin ve bana şöyle dedin; ‘’Sen prensesleri sevmiyor olabilirsin ama ben çok seviyorum ve bir Elsa kostümü istiyorum!’’ O zamana kadar aklımın ucuna gelmemişti bir gün senin de prenses olacağın.
Prensesler hep kurtarılmayı beklerler, karar alamazlar, hep güzel ayakkabılar ve güzel bir adam düşlerler, diye girecek oldum konuya ama geç kalmıştım. Başlarda, ‘Elsa olmayaydı iyiydi’ dedim kendime. Hani ne biliyim prensesciliğe girişim Elsa ile olmamalıydı. Gittik aldık tabii el mahkum. Günlerce okula, parka, bakkala ve muhtelif yerlere Elsa kostümüyle bir prenses olarak girdin. Senin sayende hiç hoşlanmadığım bu prensescilik kurumuna sempati duymaya başladım. Şimdilerde topuklu ayakkabı gördüğünde iç çekip ruhunu teslim ediyorsun ama bak buraya yazıyorum ‘’o ayakkabıları giydirmem sana!’’ (bir yetişkin olana dek tabii)
Her fikrine ve her tecrübene saygı duyuyorum. Bana görmek istemediğim şeyleri -neden görmek istemediğimi- sorgulatıyorsun. Farkında değilsin ama zihnimde yosun tutmuş kalıpları yıkmam için çaba göstermeme sebep oluyorsun. Sadece bunun için bile teşekkür ederim. Bir dakika bu bir teşekkür yazısı olmayacak/tı.
-Ne Ken mi?
‘’Barbie’nin erkek arkadaşı Ken alabilir miyiz toysşoptan?”
Hiç bilmediğim yerlerden çıkıyor bu yazımı bölen sorular. Ne diyim sana şimdi ben? (bunu okurken cevapla)
Çok değil kısa zaman önce burun kıvırdığın, gereksiz bulduğun oyuncağı istiyorsun şimdi büyük bir tutkuyla. ‘’Neden Ken almalıyız?”
Çünkü anne Ken bana çok lazım! Onu Sindirella ile tanıştırıcam.
Peki! demem yetmedi, şu an kaç dakika sonra gidebiliriz- kısmını zorluyorsun ben de yazmaya devam ediyorum bir yandan. Bu yazıyı yazmama sebep olan şey sabah birlikte odanı toplarken oyuncakların ve şu sıralar oynamaktan hoşlandıkların hakkında gerçekleştirdiğimiz sohbetti. Fotoğraf makinemi çıkardım dolaptan, bir iki kare çektim. Bütün oyuncaklarını olmasa da birlikte vakit geçirdiklerinin bir kısmını saklayacağım. 5 yaşında oynadığın oyuncakları ve odanı yıllar sonra anımsamak istersin belki. Uçan at Pony’ler, Minişler, Barbie’ler ve aksesuarları, mutfakları, arabaları şu sıralar en keyif aldığın oyuncakların. Doğumgününde aldığım Arlee’ye pek yüz vermiyorsun ancak kimsenin dokunmasına ve yerinin değişmesine de izin vermiyorsun. Onun oyun zamanı gelmedi henüz sanıyorum. Bu yaz gittiğimiz yerlere götürmek üzere hazırladığın oyuncak çantaların sebebiyle artık biraz daha bilinçli oyun kurduğunu görüyorum. Seneye bu zamanlar birlikte kitap okuyacağımızın hayalini kuruyorum. Son zamanlarda okuma konusunda çırpındığının farkındayım. Harflerin tek başına zihninde tanımlandığını ancak bunları bir araya getirip hecelemekte zorlandığını biliyorum. Bu yıl anaokulunda arkadaşlarınla birlikte okumayı öğreneceksin. Ve neticede er geç okuyacağına göre acele etmemize gerek yok. Sana okuduğum kitapları senden dinleme düşüncesi bile heyecanlandırıyor! Kalben ve maceralarını çok seviyorsun onu senden dinlemek muhteşem olacak! (Bak bakayım kütüphanene, sakladım çünkü!)
En sevdiğin çorbayı pişirdim. (Beyaz çorba) Baharatını kattım (baharat en son biliyorsun) altını kıstım bekliyorum. İçeriden coşkulu sesin geliyor; İyi ki doğdun iyi ki doğdun mutlu yıllar sanaaaa…’ kimin doğum günü diye sesleniyorum yanıma koşuyorsun nefes nefese ‘’Anne Ken ve Barbie’yi tanıştırdım, evlettim onları. Ya hu ne çabuk? Biraz tanısalardı birbirlerini öyle hemen evlenmek neyin nesi?
Ken’i çöpçatanlık için almışız belli oldu.

Şimdi gidip bebek saçlarını koklayacağım biraz.

Sen de git kendine güzel bir kahve yap, çocukken dinlemeye bayıldığın kitabı oku (hala okumadan önce kokluyor musun?) ve dilersen fonda şu sıralar çokça dinlediğin Yiruma’dan River Flows In You çalsın.

İyi gelir …

Bir Cevap Yazın