Beden Asla Yalan Söylemez – Alice Miller

FullSizeRender-2

Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız.

FullSizeRender-2
Bu kitap pek çok konuda bilincin karanlıkta kalan ya da karanlığa mahkum bırakılan noktalarına ışık tutuyor. Muhtemelen görmek istemediğiniz ve ısrarla kaçtığınız yaşanmışlıklarınızla, kodlanmış ahlaki gerçekliklerinizle yüz yüze geliyorsunuz. Bunu istememek bir tercih ancak buna bağlı tökezlemelerden kurtulmak, başta kendinizi, çocuğunuzu ve birlikte yaşadığınız insanları daha iyi anlamak adına biraz çalışmanın neticesinde tam anlamıyla duyguların ve basit yaşamsal gerekliliklerin farkında olarak yola devam etmenin fazlasıyla önem taşıdığına inanıyorum.
Alice Miller, kitabın birinci bölümünde sıkça kullandığı “dördüncü emir” yani geleneksel ahlakın hakimiyeti altında kalarak her ne yaşamış olurlarsa olsunlar, yaşadıkları tüm travmaları yok sayarak ailelerine bağlı & bağımlı hatta biraz daha ileri gidecek olursam “tutsak” olmuş ünlü yazarların çocukluklarını ve yaşamlarını irdeliyor. Zihnin tutsaklığı neticesinde bedenin isyan ediş biçiminden ve yakalandıkları amansız hastalıklarla yok oluşlarını anlatıyor.
Sonraki bölümlerde “kendini kandırma” döngüsünü kırabilen insanların samimi iletişime ulaşma yollarından ve fiziksel hastalıklarından kurtuluş hikayelerinden bahsediyor.
Kabul etmesi güç pek çok konuyu didik didik ederek ruhu ağırlaştıran ve çocukluktan itibaren bir yük gibi taşınan duygusal ağırlıklardan kurtulmak adına okura şahane anahtarlar bırakıyor.Çocukluğunda suistimal edilen insanlar, genellikle hayatları boyunca, bir gün o mahrum bırakıldıkları sevgiyi yaşayacaklarını umarlar.
Bu beklentiler, ebeveynlerine olan bağlılıklarını pekiştirir, bu bağlılığa dinde “sevgi” denir ve bir “erdem” gibi görünür. Ne yazık ki terapilerin çoğunda aynı şey olur, çünkü hala geleneksel ahlakın hakimiyeti altındadır. Bu ahlakın bedelini de beden öder.
* Hastalıklar, genellikle bedenin, hayati işlevlerinin sürekli görmezden gelinmesine gösterdiği tepkidir. Gerçek hikayemize sadık olmak bu işlevlerden biridir. Hissettiklerimiz ve bildiklerimiz yani bedenlerimizin kaydettikleri ile çok erken içselleştirdiğimiz ahlaki kurallara uymak için hissetmemiz gerektiğini düşündüklerimiz arasındaki çelişkidir. Genel kabul görmüş bu normun yani dördüncü emrin gerçek duygularımızı kabul etmemizi sürekli engellediği ve bu fedakarlığın bedelini çeşitli fiziksel rahatsızlıklar ile ödettiği bir gerçek.
*  Çocukluk travmaları karşısında temel hususun tarafsız kalmak ve analiz edilen kişinin anlattıklarını hayal ürünü olarak yorumlamak olduğunu öğrenmiş bir psikanalizci bize bu konuda yardım edemez.
* Pek çok kişi hakikati anlamak, anlamaya götüren yolu tamamıyla kapatabilen ilaçlardan, uyuşturucudan ya da alkolden medet umar. Neden? Hakikati anlamak acı verici olduğu için mi? Bu itiraz kabul etmez. Ancak bu acı geçicidir, iyi bir refakat ile bu acıya katlanılabilir.
* Bir çocuk olarak suistimal edilen her yetişkinin içinde, küçük bir çocuğun anne babasının davranışlarına karşı gelmeye cüret ettiğinde, onlar tarafından cezalandırılmaktan duyduğu korku yatar.
Affetmenin asla şifa verici bir etkisi olmamıştır.
* Kendimizi içimizdeki yıkıcı uğraşlarını sürdüren “içselleştirilmiş” ebeveynlerden kurtarmamız gerekiyor, ancak böyle kendi hayatlarımızı onaylayıp kendimize saygı duymayı öğrenebiliriz.
* Yalnızca çocuklarının taktığı maskeyi sevebilen ebeveynler vardır. Çocuk o maskeyi çıkardığı zaman, sıklıkla şu cümleyi söylediklerini duyarız; “Senden bütün istediğim, eskisi gibi olman.”
Nefret üzerine;
Affetmenin bizi nefretten kurtaracağı doğru değildir. Affetmek, yalnızca onun üstünü örtmeye ve böylece (bilinçli olmayan zihinlerimizle) onu pekiştirmeye yarar. Nefretin bizi hasta ettiği doğru değildir. Bastırılan, bağlarından kopan duygular bizi hasta edebilir ancak ifade edebildiğimiz bilinçli duygular bizi hasta etmez. Yetişkinler olarak yalnızca duygularımızı özgürce ifade edemediğimiz bir durumun içinde saplanır kalırsak nefret ederiz.
* Başarılı bir terapinin hedefi, acı verici bağlılıktan kurtulmaktır, uzlaşma, barışma değildir, zira bu fizyolojik değil, yalnızca ahlakçı bir taleptir.
Beden, yaşadığı her şeyin hatırasını tamamıyla bünyesinde saklayan bir organizmadır.

FullSizeRender-1
* Yüz yıldan uzun bir süre önce Sigmund Freud, bütün suçu çocuğa atıp ebeveynleri kayırarak hüküm süren ahlaka çekinmeden kendisini bırakmıştı. Küçük yaştaki, gözle görülmeyen yaraların sonuçlarının bu kadar ağır olmasının sebebinin, çocuklukta çekilen acıların önemsiz görülmesinden ve öneminin inkar edilmesinden kaynaklandığını unutmamalıyız.
Bu kitaba başlamadan önce defterime şunu yazmıştım; “Ruh ve beden arasında bir arabulucu olmalı.!”
Kitabı bitirdiğimde cevabı ciğerimi yırtarcasına çıkan nefesimde buldum. “Bilinç”
Alice Miller – Beden Asla Yalan Söylemez
Almancadan Çeviren: Cihan Dansuk
Yayınevi: Okuyan Us
Tür: Psikokoji / Psikiyatri

Bir Cevap Yazın