Baş-Lıksız

Son zamanlarda hayatı fazla yüzeysel yaşadığımı farkettim. Çok geniş pencereden bakıyor olmanın daha doğru olduğunu düşündüm kendimce belki.
Sahi detaycılık kötü müydü? , Kınıyor muyduk onları?
Şimdi düşünüyorum da, o uçsuz bucaksız manzarada göremediğim onca şey, sürekli önüne geçtiğim ve arkamda bıraktığımı sandığım detaylar olabilir miydi?
Pencere geniş, pencere muazzam, açı ortalama ancak odaklanamadığım noktalar öyle çok ki.
Odaklanmak istemediğim belki de.
Detaylarda boğulmak ve detaylarda kaybolmak arasında önemli bir ayrım var aslında.
Detay zihnin en keyif aldığı oyuncağı.
Kaybolmak çıkış noktasını arama çabasını barındırıyor içinde. Boğulmak ise o zihinsel boşluğa nefesi tutarak girmekle ilintili.
Dün gece bir rüya gördüm.
Birbirinden bağımsız bir kaç kare. Fakat birleştiğinde verdiği mesaj şu an bunları yazmama ve düşünmeme sebep oluyor.
Rüyamda kafamı boynumdan ayırıyordum.
Tuz buz olmadan kırılan fazla kararlı kırılgan bir vazo gibi.
Tim Burton filmlerindeki imkansız olağanlık gibi.
Estetik olarak kötü bir görüntü ancak hissettirdiği şey tam tersi…
Bir arkadaşımla karşılaşıyordum.
Kolumun altında tuttuğum kafama değil boynuma bakarak konuşuyordu.
Hemen ardından bir başkası gelip kaleme döktüğüm bir yazı sebebiyle sorular sormaya başlıyordu hatta sorudan ziyade hesaplaşma gibi…
Uyandım.
Manasız…

jean-leblanc_02

 

Üç gün önce Almodovar’ın Başka Sinema’da gösterimde olan Julieta filmine gitmek üzere programlandım. Yine kendimi ödüllendirmek üzere programlandığım fakat kıçımı kanepeden kaldıramayacağımı düşündüğüm o geleneksel günlerden biriydi. Yola çıktım ve varış noktasında sinemanın bulunduğu Avm’nin yandığını bu sebeple kapatıldığını öğrenip geri döndüm.
Haftanın iki günü gösterimde olduğunu bildiğim filme bugün tekrar gitmek istedim. Kendime bundan daha iyi bir doğum günü hediyesi olamazdı diye düşünerek, son derece keyifle…
Filmin ortalarına doğru katarsis noktalarında bir psikologa gidip ne kadar boşaltabilirsem içimi o kadarını bıraktım oraya….
Film’de türk insanına has bir yetenek olduğunu düşündüğüm ajitasyondan eser yoktu ancak damar damar üstüne geldi mi o acıyı çekmeyi seven biri olarak hislendikçe hislendim.
Film bitti çıkışa doğru yürürken zihnimde sürekli kendini tekrar eden cümlenin esiri olmaya başladım.
İnsan olmak çok acayip.
İnsan olmak.
İnsan.
Neyse ayrılmadan önce bu güne özel bir de kitap seçmek istedim kendim için. Daha doğrusu bir kitap çekmek!
İlk göz göze geldiğim ise, Engin Geçtan’ın ‘’iNSAN OLMAK’’ kitabıydı. Bingoydu, karmaydı, acayiplikti, tesadüftü….
Kitabın ilk sayfasında yazar elimde tuttuğum kitabı nasıl yazmaya karar verdiğini anlatıyordu.
Bir rastlantı sonucu aklına yer eden olayı şu cümleyle özetliyor,
”Bu ziyaret olmasaydı kitap yine de yazılır mıydı? Yazılsaydı aynı olur muydu? Bu soruların cevapları hayatın pek çok bilinmezinden sadece biri ya da ikisi. Yine de böylesi kendiliğinden yaşantıların ve oluşumların, birden fazla etkenin rastlantısal buluşmaları sonucu ortaya çıktıklarına inanma eğilimindeyim. Hayatın kendi akışında yaşanabildiği, evrenle birlikte dans edebildiği zamanlarda.’’*
Eve dönüş yolunda rüyamı, bakış açımdan sıkıldığım için kafamı kolumun altına sakladığım şeklinde yorumladım. Evet buna meyilliyim.
Ve düşünmek için oldukça güzel zamanlama sanki bu yeni yaş!
Yaşadığımız coğrafyada yenilenen tek şey bu değil mi? ‘’Yaşlarımız’’
O zaman kutlayalım.

Bir Cevap Yazın